Daimi Huzur
Huzura giden yolun ışığı olmak için çalışıyoruz...

Efendi Hazretleri 43. Sohbet

0 53

SOHBET- 43 A.İMRAN 26-28
–Hendek mucizesi!
–İdarecilere sövmeyi bırakın!

Efendi Hazretleri 43. Sohbet
HENDEK MUCİZESİ!
Hicretin 5. yılı idi. Bir müddet önce Allah’ın emri ile Medine-i Münevvere’den sürgün edilen ve Hayber’e yerleşen Ben-i Nadır Yahudileri, İslam dinini ortadan kaldırmak için çeşitli hileler çeviriyorlardı.
 
Yahudilerin ileri gelenlerinden bir takım kimseler, müşrikleri ayaklandırmak niyeti ile Mekke’ye gittiler. Kureyş ile ve birçok Arap kabileleri ile anlaşıp yirmi dört bin kişilik muazzam bir ordu meydana getirdiler.
 
Medine-i Münevvere’de bulunan Allah’ın Resulü, müşriklerin bu hazırlıklarını haber aldı, hemen bir harp meclisini toplayarak ashabıyla istişare etti. Selman-ı Farisi Hazretlerinin reyi ile Medine-i Münevvere’nin etrafına hendek kazılmasına karar verildi. Allah’ın Resulü hendeğin nerelere kazılacağını çizgi çizerek ashabına gösterdi. Müminleri onar kişilik guruplara ayırdı, başlarına onları kontrol edecek kimseleri görevlendirdi.
 
Her guruba kırk arşın yer ayırdı, herkes hararetle hendek kazmaya başlamış, harıl harıl çalışıyorlardı. Amr bin Avf, Selman-ı Farisi, Huzeyfe, Numan bin Mukrin el Müzeni ve ensarı kiramdan altı kişi (Radıyallahu anhum) görevlendirildikleri kırk arşınlık yeri kazarlarken, hendeğin ortasında çok sert ve yusyuvarlak bir kaya karşılarına çıktı.
 
Bütün güçleri ve kuvvetleriyle çalıştılar. Kazmalar, külünkler kırıldığı halde o taştan bir parça koparamadılar. Bunun üzerine Efendimiz, Selman-ı Farisi (Radıyallahu anh) ile hendeğe indi.
 
Külüngü eline aldı, Bismillah lafz-ı şerifiyle taşa vurdu, taştan simsek gibi bir kıvılcım çıktı, karanlık bir odadaki bir kandil gibi etrafı aydınlattı, taş çatladı.
 
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir fetih tekbiri aldı, bütün Müslümanlarda tekbir aldılar. Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ikinci bir darbe vurunca öyle bir kıvılcım daha çıktı ki, taş yarıldı, Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yine fetih tekbiri aldı Müslümanlarda tekbir aldılar.
 
Üçüncü bir darbe daha vurarak taşı parçaladı ve bir kıvılcım daha çıktı, aynı şekilde bir fetih tekbiri daha aldı, Müslümanlarda aldılar. Sonra Selman (Radıyallahu anh) ın elini tutup çıktı. Selman: “Anam babam sana feda olsun ya Resulullah! Hiç görmediğim bir ey gördüm.” dedi.
 
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) cemaate dönerek: “Selman ne söylüyor duydunuz mu?”buyurdular. Onlar “Evet Ya Resulullah” dediler.
 
O zaman Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem): “İlk darbeyi vurduğumda, bana sizin de gördüğünüz bir imek çaktı, bundan bana Hiyre (Küfe yakınında bir şehir) in ve Kisra (Acem melikleri) nin şehirlerinin kökleri aydınlandı, sanki onlar köpeklerin azı dişleri gibiydi. Ve Cibril-i Emin bana, ümmetimin buraları fethedeceği haberini verdi.
 
Sonra, ikinci darbeyi vurdum. Gördüğünüz kıvılcım çaktı. Bundan da bana Rum arazisinin kırmızı köşkleri gösterildi, onlar da sanki köpeklerin azı dişleri gibiydi. Cibril-i Emin bana, ümmetimin buraları da muhakkak fethedeceği haberini verdi. Sonra üçüncü darbeyi vurdum. Gördüğünüz kıvılcım çaktı, bundan da Sana’ (Yemen) ın köşkleri aydınlandı, onlar da sanki köpeklerin azı dişleri gibiydi, Cibril-i Emin bana: Ümmetin buralara da malik olacak dedi.
 
Ve Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına: “Ey Ümmetim! Size müjdeler olsun ki, bundan sonra müşrikler bizim üzerimize gelemeyecekler, biz onların üzerine gideceğiz.”buyurdu.
 
Müminler bu habere çok sevindiler, onların bu sevincini gören münafıklar: “Sizler ne kadar çabuk kanıyorsunuz, Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sizi boş ümitlerle avutuyor, asılsız vaatlerde bulunuyor ve size Medine’den Hiyre’nin Kisra’nın, Rum arazisinin ve Sana’nın köşklerini gördüğünü ve sizin bunları fethedeceğinizi söylüyor. Hâlbuki muharebeye çıkmaya bile gücünüz yetmiyor da, korkudan hendek kazıyorsunuz.” dediler.
 
Bunun üzerine Allah-u Teala Hazretleri:
(Ders ayeti)
“(Habibim!) De ki: Ey mülkün (gerçek) sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz eder(yükseltir), dilediğini zelil (alçak) edersin, hayır (her türlü iyilik) ancak senin elindedir. Gerçekten sen her şeye son derece kadirsin.”
 
Ayet-i Celilesini inzal buyurdu. Bu ayet-i celile Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in vermiş olduğu haberleri kuvvetlendirmiş ve ileride o beldelere ümmetinin malik olacağını beyan ederek münafıkların dediklerini reddetmiştir.
 
Nitekim çok zaman geçmeksizin Ayet-i Celilelin sırrı zuhur ederek, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ashabı büyük fetihlerle Faris (acem) memleketlerinin tamamına Rum diyarının da birçoğuna sahip olmakla aziz olmuş, o memleketlerin adamları ise zelil olmuşlardır. Ve bu büyük fütuhatı pek uzak gören münafık ve Yahudilerden sağ kalanlar da gözleriyle bu galibiyeti görmüştür.
 
Mülk: kuvvet ve kudret manasına geldiği gibi, tasarrufu mümkün olan şeylere de denir. Binaenaleyh Allahu Teala hazretleri bütün kuvvet ve kudretlerin sahibidir ve bütün mahlûkatta tam bir tasarrufa (istediğini yapmaya) sahip bulunduğundan ‘’Malikül Mülk) dür. Buradaki mülk’ten maksat, İmam-ı Mücahid (rahimehullah) ın buyurduğuna göre: Nübüvvettir.
 
Hazin tefsirinde zikredildiğine göre, Yahudilerin:’’Vallahi peygamberliği Beni İsrail’den alıp başkalarına nakletmek için gelen bir adama itaat etmeyeceğiz.’’ Demeleri üzerine bu ayet-i celile inerek, Allahu Teala’nın peygamberliği dilediğinden alıp, dilediğine vereceğini beyan etmesiyle onların bu sözleri reddolunmuştur.
 
İmam-ı Fahri Razi (Rahimehullah) Medine-i Münevvere’de tefsir okuturken, Sure-i Rahman’ın 29. ayet-i celilesini okudu:
‘’Her gün O, yeni bir iştedir.’’ Manasını verdi. Bunun üzerine kendisini dinleyen cemaatten bir şahıs::’’Madem Allahu Teala her gün bir işte, peki bu gün ne iştedir?’’ diye sordu.
İmam Fahri (Rahimehullah) hemen cevap veremedi ve o şahıstan birkaç gün müsaade istedi. Bu sorunun cevabını bulabilmek için bütün kitaplarını araştırmaya başladı. Bir gün, iki gün, üç gün geçti fakat o, bir türlü cevabı bulamıyordu. Bu duruma çok üzüldü.
O gece rüyasında Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Efendimizi gördü. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona:’’Ya imam! Sana sorulan sualin cevabını bulamadın mı?’’ buyurdu. O da:”bulamadım Ya Resulullah’’ dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):’’Sana sorulan sualin cevabı şudur; (Her olan şeyi meyveleri, sebzeleri, rüzgârları, yağmurları) icat eder, (fakat kendisi ezelidir) icat olunmaz. (bazı) kavimleri yükseltir, diğerlerini alçak eder.’’ Buyurdu.
 
Fahri Razi (Rahimehullah) ertesi gün o şahsa, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den alındığını bildirmek üzere: ‘’Sana bunu öğretene salât et.’’ Dedi. Meğer bu şahıs Hızır (Aleyhisselam) imiş.
 
İşte Allahu Teala her gün bir iştedir, her gün kaza ve kaderine muvafık olan şeyleri icat eder. İrade-i ilahiye haricinde hiçbir şey vücut bulmaz. Bazı kişilere hayat verir, bazılarını öldürür, bazılarını zengin, bazılarını fakir eder, bazılarını aziz, bazılarını zelil kılar.
Bazılarına sıhhat bahşederken, bazılarını hastalıkla imtihan etmek gibi yüz binlerce acib ve garip şeyler icat eder. Her günkü şuunat-ı ilahiye sayılamayacak ve tükenmeyecek kadar çok çeşitlidir. Hal böyle olunca Rabbimizin hangi nimetlerini tekzibe cesaret edebiliriz.
 
Nübüvvet, meliklik, reislik vs.., Mevla Teala’nın kullarına olan in’amlarındandır. Yahudiler istedikleri kadar azgınlaşsın, Hıristiyanlar gayzlarından ölsün, Cenab-ı hak Nübüvveti Peygamberine vermiştir.
 
İbrahim suresinde Mevla Teala şöyle buyuruyor:
‘’Bir vakit Musa (Aleyhisselam) kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, zira içinizden size peygamber gönderdi ve sizi hükümdarlar yaptı, âlemlerden hiç birine vermediği şeyi size verdi.’’ (Ayet 6)
Mevla Teala nübüvvet gibi reisliği de dilediğine verir. Peki, böyle bir nimete nail olan ne yapmalıdır?
‘’Ve düşünün ki, Rabbiniz şunu bilirdi: Andolsun, eğer şükrederseniz, size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun gerçekten azabım çok şiddetlidir.’’(Ayet 6)
 
Ayet-i kerimesinin gereği gibi amel edip, Mevla Teala’ya şükretmelidir. Bu gün reis seçilenler, eğlencelerle vakit geçiriyor, gazinolara gidiyorlar, şükredecekleri yerde nankörlük ediyorlar.
İDARECİLERE SÖVMEYİ BIRAKIN!
Allahu Teala, biz Müslümanlara layık olmadığımız halde muvaffakiyet buyurdu. Bunun tamamını istiyorsak gururlanmamalıyız. Mevla Teala’ya şükredelim. Beklenmeyen bu muvaffakiyet karşısında tüm Avrupa çalkalanıyor: Bu nedir? Müslümanlar nasıl başa geçebildi? Diye şaşırıyorlar.
 
Mevla Teala ne buyurdu:
‘’(Ey mülkün sahibi Allah’ım) sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır, yalnız senin elindedir. Muhakkak ki sen her şeye kadirsin.’’
 
İşte Mevla Teala’nın bu ayet-i kerimesi tahakkuk ediyor. Kuran-ı Kerimi okumazlar ki bunu bilsinler. Allahu Teala indirmiş olduğu bazı kitaplarında şöyle buyurmuştur:
‘’Ben Allahım! Meliklerin meliki (hükümdarların hükümdarı) yım. Bütün hükümdarların kalpleri ve alın saçları benim elimdedir. Eğer kullar bana itaat ederlerse, başlarındaki hükümdarları kendileri için bir rahmet (merhamet, acıma vesilesi) yaparım.’’ Yani başlarındaki, onlar için analarından, babalarından daha acıyıcı kılarım.
‘’Eğer kullar bana isyan ederlerse, başlarındakini onlara bela yaparım, (yani onlara hiç acımazlar) O halde hükümdarlara sövüp, saymakla meşgul olmayan, lakin bana tövbe edin (dönün) ki, onları size merhametli yapayım.(Ruhul Furkan 3/420))
 
Bir kere Haccac-ı Zalime ‘’Niçin Hazreti Ömer gibi adaletli davranmıyorsun? Hâlbuki sen, O’nun hilafeti devrine yetiştin, O’nun adalet ve salahını görmedin mi?’’ dediler. Cevaben ’’Siz, Ebu Zer’leşin ki, ben de sizin için Ömerleşeyim.’’ Dedi. Yani siz züht ve takvada Ebu Zer (Radıyallahu anh) gibi olun ki, ben de adalet ve insafta Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ın muamelesini yapayım dedi.
 
İtikat ve amel bakımından nasıl olunursa, halkın üzerine öyle idareciler tayin olunur. O halde zulüm yayıldığı zaman, bütün Müslümanların, Allahu Teala Hazretlerine yalvarmaları ve tövbe istiğfarla O’na yönelmeleri gerekir.
 
(Ders Ayeti)
‘’Geceyi gündüze girdirir, gündüzü de geceye girdirirsin, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.’’
 
Geceyi gündüze girdirmekten maksat: Gecenin bazı saatlerini gündüze girdirerek, gündüzü uzatıp, geceyi kısaltmasıdır. Nitekim bazı memleketlerde gündüzün 15 saat kadar uzayıp, gecenin 9 saate kadar düştüğü görülmektedir. Gündüzü girdirmesinden maksat ise; gündüzün bazı saatlerini geceye katarak, gündüzü kısaltıp, geceyi uzatmasıdır. Yine böylece bazı yerlerde gecenin 15 saate kadar uzayıp, gündüzün 9 saate kadar düştüğü bilinmektedir.
 
Diriden ölüyü çıkarması ise: hurma çekirdeğinden hurmayı, hurmadan da çekirdeğini çıkarması, başaktan taneyi, tanecikten de başağı yaratması gibidir. Ve kalbi ölü olan kâfirden kalbi diri olan mümini yaratmasıdır.
 
Bir insan Mevla Teala’nın ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkardığını, geceyi gündüze, gündüzü geceye girdirdiğini bilirse, daha Mevla Teala’nın yapacağı işlere karşı kalbine hiç şüphe gelir mi? Elbette gelmez. Mevla Teala, bu ayeti celilesi ile kudretinin azametini izhar ediyor.
 
Allahu Teala’nın kudretini görmek, bilmek, takdir etmek varken, cahiller tarafından bazı şahısların yapmış olduğu işler takdir ediliyor, insanların gözünde büyütülüyor. Hâlbuki Mevla Teala buyuruyor ki:
‘’Hâlbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.’’(Saffat suresi 96)
 
Kuran ehlini hiçbir resmi kadroya almak istemiyorlar. Bir kimse Kur’an-ı Kerim’i ezber bilse, fıkıh, tefsir, hadis ilimlerine vakıf olsa, yunan felsefesini okumadıkça onu kabul etmiyorlar.
Allahu Teala sizden razı olsun, hiçbir maddi menfaat talep beklemeden, Allah’ın rızasını isteyerek, Kuran’ı Kerim ilmini tahsil ediyorsunuz, İslam’a sahip çıkıyorsunuz.
Kur’an ilmini tahsil edenler bazı şeylerden mahrum bırakılınca, hiç kimse Kur’ana bakmayacak ve böylece İslam dinini ortadan kaldıracaklarını zannettiler.
 
(Ders Ayeti)
‘’Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa Allah )ın dostluğun) dan hiçbir şeyde değildir (o kişi Allah’ın dostluğundan tamamen soyulmuştur).
Ancak, onlardan (kâfirlerden) sakınılacak bir şey (tehlike) den korkmanız müstesna (kafirler başınıza musallat olup da, canından veya malınızdan korkarsanız, o zaman dostluğu açıklayıp, düşmanlığı gizlemeniz caiz olur). Ve Allah sizi kendisin (e karşı gelmek) den sakındırıyor ve dönüş ancak Allah’a dır.”
 
Rivayete göre Ubadet ibni Samit (Radıyallahu anh) ın Yahudiler arasında, antlaşmış olduğu bazı adamları vardı. Hendek günü:’’Ya Resulullah’ şüphesiz benim Yahudilerden beşyüz adamım var, onlardan düşmana karşı yardım almak fikrindeyim.’’ Deyince, bu ayeti kerime inmiştir.
 
Böylece Allahu Teala Hazretleri, müminleri kâfirlerden yardım yardım istemekten ve aralarındaki akrabalıktan veya İslam’dan evvelki arkadaşlıklarından dolayı kâfirlerle dostluk nehyetmiştir ve bu mesele Kuran’ı Kerim’de defaatle tekrarlanmıştır. Cenab-ı Hak’la olan dostlukla, O’nun düşmanı olan kâfirlerle dostluk iki zıt şeydir ki, asla bir gönülde birleşmez.
 
Şair ne güzel söylemiştir:
‘’Hem düşmanımı seversin, hemde beni, senin dostun olduğumu zannedersin, ahmaklık asla senden uzak değildir.’’ Yani gerçek dost, seni seven ve düşmanına kızandır.
 
Ulema buyurmuştur ki: Kişinin dostları da üç, düşmanları da üçtür.
Dostlar:
1-Kendi dostu
2-Dostunun dostu
3-Düşmanının düşmanı.
 
Düşmanlar:
1-Kendi düşmanı
2-Dostunun düşmanı
3-Düşmanının dostu
 
İşte mümin oldukları söyleyip de, Allahu Teala Hazretleri’nin düşmanı olan kafirlerle dostluk edenler, onlara destek olanlar, Allah’ın düşmanlarıyla dostluk ettikleri için, Allahu Teala’nın da düşmanı olmuşlardır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.