Daimi Huzur
Huzura giden yolun ışığı olmak için çalışıyoruz...

VİRD, HATME VE ZİYARET EDEBİ

0 90

A: Dersini yapmak edebi:

Mürid evvelâ abdest alıp, kimsesiz tenhâ bir yerde Kıble’ye karşı, sağ incikleri üzerine oturur, ayaklarını sol tarfından çıkarır. Bütün his ve düşüncelerini bırakıp, 5 veyâ 15 veyâ 25 kere istiğfar eder. Sonra zelil ve miskin bir halde îtiraf-ı kusur ile birlikte, kabul için ve zikre tevfîk, sünnetlere ittibâ ve hüsn-ü hâtime için dua eder.

Târikatımızın piri olan Bahâeddîn-i Nakşıbend KS Hazretleri’nin ruhuna, bir Fâtiha, üç İhlâs okuyup hediye eyler.

Sonra gözlerini yumup, kendisini yatakta yatar vaziyette gözünün önüne getirir. Ve bu yatışının son yatış olduğunu mülâhaza ederek, bir korku içinde iken imdâd-ı ilâhî erişip, “Eşhedü en lâ ilâhe illallàh, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû” dediğini; o sırada da Hazret-i Azrâil AS’ın canını almış olduğunu, ahiretteki yerlerini gösterip başının ucuna bıraktığını düşünür.

Bu arada cenaze yıkayanla komşuların gelip soyduklarını ve teneşir tahtasına konup yıkanarak temizlendiğini, abdestlenip kefene sarılarak tabuta konduğunu, komşuların gelip götürdüklerini, musallâda namazını kılıp duadan sonra ahiret evine teslim ettiklerini; dua ve telkinden sonra herkesin evine dönüşüyle, orada yapa yalnız kaldığını ve bu karanlık yerde hiç kimseden bir yardım olmadığını; huzûr-u Bârî’de korku ve dehşet içinde, son derece zillet ve meskenet içerisinde dururken, iki sorgu meleği gelip:

(Men rabbüke ve men nebiyyüke ve mâ dinüke ve kitâbüke ve mâ kıbletük?) [Rabbin kim? Peygamberin kim?.. Dinin ne? Kitabın ne?.. Kıblen neresi?..] diye kendisine sorulduğunu tahayyül ve tahattur eder.

Bunun üzerine, “Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed Mustafa SAV, kitabım Kur’an-ı Azîmüş-şân ve kıblem Kâbe-i Şerif’tir.” diye cevap vermeyi, Mevlâ cümle ümmet-i Muhammed’e ve bizlere de nasîb ve müyesser eyleye… Âmîn!

Bu cevâba mukabil melekler de, “Allah senin yerini sana mübarek etsin!” derler, giderler. İnşâallah Cenâb-ı Hak kabirlerimizi ravza-i cînân eyler… Pirlerimiz de imdâdımıza yetişip, ruhen ve mânen onlarla birlikte, ahiret âleminde Cenâb-ı Hakk’ın zikriyle meşgul oluruz. Cesed kalır orada.

Mürid, bu mülâhazaya hiç olmasa 15 dakika kadar devam ede. Buna râbıta-i mevt derler. Hergün dersten evvel güzelce ve canlıca bunu tekrarlayıp, düşünmelidir.

Sonra mürşidine tevessül edip, onun karşısında imiş gibi, onun iki gözü arasına bakar olduğunu tahayyül eyleye; zîrâ burası mahall-i feyzdir. Ve mürşidinden gözünü kat’iyyen ayırmaya… Bu râbıtanın bizzat gönlün içine girdğini mülâhaza ile, yine 15 dakika kadar bu hâli muhafaza eyleye.

Eğer zikir vaktinde mürşidin vech-i şerîfini kalbine karşı ve nefsini nefsine karşı, ona bakar olduğunu mülâhaza etse, bu da dalgınlıktan ve gafletten kurtrır. Buna darâbıta-i şerif denir. Bu tahayyül ve râbıta, çok büyük faydası olan iksîr-i âzamdır. Nefsi öldürür, şeytanı kaçırır. Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nden feyz-i hakîkî ve feyz-i ilâhîye kavuşmağa vasıtadır ve Hak Celle ve A’lâ’ya vusûle götürür. Bazı muhakkıkîn, “Rabıta zikirden hayırlıdır.” demişler ki, bazı mübtedîlerin haline nisbetle demektir.

Müridin itikâdı şu vechile olmalıdır: “Mürşidim beni kabul ederse, indallah, yâni Allah-u Teàlâ yanında kabul olunurum. Eğer Hal Teàlâ’nın dergâhından koğulsam, mürşidim beni kabul eylemekten gayri bana kurtuluş yoktur.” diye inana… Ve kezâ meded, himmet ve kabul için devamlı olarak mürşidine tazarru ve ilticâ gerektir.

Eğer râbıtayı kalbine indirirse, câizdir. Ve râbıtadan sonra,

(İlâhi ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a’tınî mahabbeteke ve ma’rifeteke) [Allahım, maksudum sensin ve ben senin rızanı istiyorum; bana senin muhabbetini ve ma’rifetini ihsan eyle!] diye… Fakat mânâsını kemâliyle mülâhaza eylediği halde, üç kere söyleye. Ve bunda sıdkını, doğru söylediğini konrol edip araştıra. Eğer sıdkı, dürüstlüğü yoksa, çokça müteessir olup tevbe ve istiğfara devam ede. Ondan sonra vukûf-u kalbî ile iştigâl ede…

Vukûf-u kalbî odur ki, havâssı (duyguları) bütün meşgalelerden, düşünce, vesvese ve hayâlâttan âzâde olarak, (Allàhu ehad) lafz-ı şerîfinden murad olan Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ne bütün kalbiyle, toplu olarak mütevvcih ola… Kalbine yönele; bütün nazar-ı dikkatini kalbine toplayıp, kalbin ortasına ve derinliğine teveccüh ede.

Bu mülâhazada yine 15 dakika veya daha fazla durmağa çalışmalıdır. Bu hal ile müstağrak ola, gece günüz hiç bu hâleti kaybetmeye… O vakit şahıstan, belirli sayarak zikretme mükellefiyeti kalkar. Çünkü zâten zikirden murad adetler değil, bizzat mezkûrdur.

Vukûf-u kalbî tarikatın rüknü, belki de eSAV binasıdır. Her taatte, kıyâm, okuma, oturma, secde hallerinde, hattâ yatakta, hattâ helâya giderken, vel-hàsıl her zaman ve her yerde lâzımdır.

Eğer zikir ve tâat vukûf-u kalbîden hàlî ve àrî, yâni boş olsa, ruhsuz sûret gibidir ve mûteber sayılmaz. Vukûf-u kalbîden sonra lafza-i celâl, yâni Allah ism-i şerifini ana… Kalbinden cereyan eder mülâhazasıyla, zikr-i kalbîyi suyun aktığı gibi akıta ve bütün cevârihi, a’zâları sakin olup, belki bütün ihtiyar ve iradesini de yok ederek, ölü gibi ola… Ve sadece hıfz ve hesap için nazarı zikrine hasretmekle beraber, kalbini serbest bıraka ki, kalb bizzat ihtiyar eylediği husus ile meşgul olabilsin.

Eğer kalb, Zât-ı Mukaddes CC mülâhazasına müstağrak olsa, dalsa, kaybolsa, kendinden geçse, kâfî olup Allah ism-i şerifini zikreylemese de yine ahsen ve akvâdır, yâni güzeldir. Zîrâ zikirden murad, zikrolunandır. O da râbıtada hasıl olmuştur. O halde iken kalbi zikre döndürmek câiz olmaz. Zîrâ zikir dahi gayrıdır.

Eğer virdini yapacak mikdarı o hal, o gaybûbet, dalgınlık ve kendinden geçme devam ederse, yâni müstağrak bil-hàl olsa, virdini, dersini eda etmiş olur.

Ve kalbi binefsihî müştegıl olup, cemî mâsivallahtan gaybet hàsıl olunca, mezkûr ile meşgul eyleye… Halbuki kalb, ikrah ile ellibin sene meşgul olsa, mürid vâsıl olamaz ve bir hal sahibi de olamaz.

Eğer kalb her zaman Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ni bilâ misil mülâhazaya meşgul olup da, sonra bazı hayalât ve vesvese arız olmasıyla huzura devam edemezse, zikre avdet eyleye… Yâni mülâhazadan zikre döne… Ve tekrar gaybet eseri zuhur etse, o yokluğa, gaybete teslim olup zikrini bıraka ve buna devam eyleye…

Ve her yüzde bir kere, vesvese anında,”İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a’tınî mahabbeteke ve ma’rifeteke” diye… Eğer vesvese gitmezse, mürşidinin ayağını kalbine koya. Ve râbıtaya tevesül eyleyip, mülâhaza ile zikrine meşgul ola. Vesvese gidinceye kadar, mânâyı düşünerek mütemâdiyen istiğfar eyleye…

Râbıtanın vechi kendi kalbine karşı olduğu halde mülâhaza kıla… Ve eğer inkıbaz devam ederse gusl eyleye… Ve her bir gaflet ve hatâsından, mürebbîsi ve mürşidi hakkındaki sû-i edebden nâşi 25 kere istiğfar eyleye ve iki rekât tevbe namazı kıla… Kalbiyle, “Yâ Fa’àl!” ism-i şerifinin mânâsını da mülâhaza ede. Bir rivayete göre de:

(Sübhànallàhil-melikil-hallâk: İn yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti bihalkın cedîd. Ve mâ zâlike alellàhi biazîz.) [Melîk ve Hallâk olan Allah’ı tesbih ederim: “O dilerse sizi yok eder, yeniden başkalarını yaratır. Bu Allah’a göre zor değildir.” (Fâtır: 16-17)] demek gerektir.

Akar sular, rüzgârlar, değirmen sesleri tabii bir zikirdir bunlar da gafleti gidermeğe sebep olabilir. Ve bâhusus kalb kırıklığı ve ağlamalar da Allah-u Teàlâ’nın zikrine ve Hak Teàlâ’ya vusûle sebep olur. Bu haller zâkirin mahbûbiyyetine de alâmettir. Hak Teàlâ, “Benim rahmetim, kalbleri kırık olan kullarımadır.” buyurmuştur.

Mürid nefsine hitab edip:

“–Taleb olunan şey aziz, maksadlar da gàyet nefis… Ben bu halimle, aziz olan şeyi istemeğe hiç de lâyık değilim! Ve lâkin, onların kapısı önünde oturur, o hakîkî taliblerin hallerine özenerek onlara benzemeğe ve mürşidimin emrine imtisâlen yapmağa çalışırım. Her ne kadar ben onlardan olmasam ve olamasam dahi, bana onlara benzeme devlet ve saadeti yeter.” demelidir.

Cenâb-ı Hakk’ın müride ihsan ve takdir ettiği feyzi mülâhaza ederek, “Dostunun bütün işleri dostun mahbubudur. Dost dostundan gelen her şeyi sever; eğer gül ve eğer diken… Benim hiçbir dileğim ve muradım yoktur; ancak dostumun arzusu, isteği, muradı, benim de arzum, isteğim ve muradımdır. Benden her ne murad edersen, o benim ayn-ı muradımdır.” deyince, hemen o saatte bütün zararlar ondan gider. İşte latîfe-i kalb zikri budur. Ol latîfenin nuru omuzun hizasından yükselip çıktıkça, zikir latîfe-i ruha ve sırasıyla diğer latîfelere de nakil ve telkin olunur.

Ruh’un yeri, sağ memenin iki parmak altı; sırr’ın yeri, sol memenin iki parmak üstü; hafî’nin yeri, sağ memenin iki parmak üstünde; ahfâ ise göğsün ortasındadır. Latîfe-i nefs; bu da iki gözün arasıdır.

Zikir sonra latîfe-i cesed’e naklolunur. Böylece cemî eczâsında zikrolunur. Cemî eczâda zikirden yakaza, uyanıklık ve uyanma hasıl oldukta, buna sultàn-ı ezkâr tesmiye olunur. Bundan sonra tevhid’e ve nefy ü isbat zikirlerine ve murakabelere geçilir. Lâkin bunları kitaplardan öğrenmek sûretiyle öğrenip, kendi kendine yapmak mümkün olmaz. Yapılsa da tesiri olmaz.

Zikrin en az miktarı beşbin olup, çoğuna nihayet yoktur. Bir oturmada yaparsa, tesiri daha çok olur. Fakat müteaddit oturumlarda da caizdir. (Bu zikirlerde vukûf-u kalbî dâimîdir. Her ne kadar diğer latîfelerin yerleri ayrı ayrı ise de.) Sâlikler için yirmidört saatte en azı yirmibeşbindir.

Bundan sonra müride nefy ü isbat telkin olunur: Vukûf-u tam için evvelâ cemî-i şuurunu ve idrakini kalbinin derinliğine indire… Ve sonra bütün hàtıra ve vesveselerini çıkarmak kasdıyla nefesini unf ile, şiddetle sonuna kadar ihrac ede… Lâkin bu ihrac vukuf kuvvetiyle ola… Zîrâ vukuf kuvvetinin, her zaman bütün hatarâtı def etmekte pek büyük faydası vardır.

Sonra nefesini içine çekip göbeğinde saklaya… Ve (Lâ) lafzını mânâsıyla birlikte mülâhaza ile göbeğinden dimağın üstüne kadar uzata… Ve (ilâhe) kelimesini sağ omuzuna indire ve hayalinde hıfz ede… Ve (illâ) kelimesini sağ omuzundan kalbin üzerine doğru uzatıp, (Allah) kelimesini kalbin derinliğine gayet şiddetle indire… Ve tek adet olmasına dikkat ede. Meselâ, 5, 7, 9, 11, 13, 15, 17… ilâ âhirih gibi, nefesinin kudreti miktarı yapıp 21’de tamam ede. Ve 21’de veya nefesinin bittiği tek adette, (muhammedür-rasûlüllàh) diye.

İki nefes arasında da, (İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî) diye. Ve lâkin bütün zikir esnasında vukûf-u kalbîye dikkat ve ihtimam son derece lâzımdır. Mutlaka 21 yapacağım diye, huzuru bozacak şekilde nefesi saklamaya, habsetmeye. Dünya işleri ile kalbin meşguliyeti, feyz kapılarının kapanmasına sebep olur.

Zikir şu şartlarla olur: Niyet, vukuf-u kalbî, mülâhaza-i kelime-i (Muhammedür-rasûlüllàh. İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî.); tek adede riayet ederek.

Böylece (Lâ)’yı göbekten dimağa uzatmak; (ilâhe)’yi sağ omuzda, (illâ)’yı kalbe doğru uzatmak; (illallah) kelime-i tayyibesini sertçe kalbe indirmek. Zikri aç karnına yapmak. “Çok açlık ve çok tokluk feyze mânîdir.” demişlerdir.

Bütün bunları, mutlak bir üstâz-ı kâmilden ders alarak yapmak kendi kendine yapmağa çalışmakla, vaktin ve ömrün ziyâından başka bir şey elde edilmez; tıbbın, kimyânın kitaptan öğrenilmesi mümkün olmadığı gibi… Böyle kâmil ve mükemmil bir üstâzı bulmak için de doğuyu, batıyı gezip bulmağa çalışmak gerektir.

Nasıl ki demirin yumuşaması için, ateşin içine girmesi ve orada yumuşayıncaya kadar durması lâzımsa; hallerin de böylece erbâbına lâyık ve kâmil bir hizmet neticesinde elde edileceği şüpheden âzâdedir.

Bundan sonra sâlike ehadiyyet, maiyyet ve sâir murâkabeler öğretilir. Daha sonra velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ vardır ki, Allah-u Teàlâ’nın lütuf, kerem ve inâyetine bağlıdır. Mertebe-i nübüvvet, SAV Efendimiz’in ahirete teşrifleri ile tamam olmuştur; fakat mertebe-i velâyet cârîdir. Bazı zevât-ı kirâm Rasûlüllah SAV’e ittibâ edip, âsâr-ı şerifine uyduklarından, hàssaten Rasûlüllah SAV Hazretleri’nin nurundan iktibas ederler.

(Zâlike fadlullàhi yü’tîhi men yeşâ’, vallàhu vâsiun alîm.) [Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.] (Mâide: 54) buyrulmuştur.

Şu muhakkak bilinmelidir ki, maksûdun, yâni muradın ve gàyen hakîkatte ma’bûdundur. O halde insanın evvelâ içini bütün boş maksatlardan ve cemî mâsivallahtan, yâni Allah’ın rızasından gayri her hatıradan temizlemesive boşaltması gerektir. Çünkü dolu kaba, içindekini boşaltmadıkça bir şey koymak nasıl mümkün değilse, gönülleri de Hak rızasından gayri dünya emellerinden ve maksatlarından boşaltmadıkça, oraya nûr-u ilâhi giremez! Kötü huy ve ahlâktan temizlenmeyen insanda, iyi huy ve ahlâkların belirmesine imkân olamayacağı mâlûmdur.

Ve yine diyorlar ki, bir kimsenin maksudu Hak Celle va a’lâ’dan gayri olsa, İslâm-ı hakîkî mertebesine vâsıl olamaz. Yâni, kâmil ve olgun bir müslüman olamaz.

(El-mü’minü kel-bünyân) [Mü’min bir binâ gibidir.]

(El-müslimü men selimel-müslimûne min lisânihî ve yedihî) [Müslüman o kimsedir ki, bütün müslümanlar onun elinden, dilinden selâmettedir.]

(El-müslimûne kel-cesedil-vâhid) [Müslümanlar bir vücud gibidir.]

Bu mertebelere ulaşmak ancak hakîkî müslümanlıkla olur.

B: Hatm-i Hàcegân’ın Tarifi

Evvelâ 25 kere istiğfar olunur. Bu 5 veya 15 de olur. Sonra gözlerini yumar, rabıta-i şerifle beraber kalbine nazar eder. Sağdan 7 kişi Fâtiha-i Şerife okur. 100 salevât-ı şerife, 79 Elem neşrah leke Sûresini okuduktan sonra, 1001 İhlâs-ı Şerif okunup, bu kere soldan 7 kişi Fâtiha-i Şerife okur. 100 salevât-ı şerife ile bir de aşr-ı şerif okunarak duası yapılır.

Vukûf-u kalbîye her zaman dikkat etmek lâzımdır. Zîrâ avâmın kıraati lafızdadır. Havâssınki ise, kıraat-i elfâz ile tedebbür-ü mânâdır; yâni mânâsını düşünmektir. Havâssül-havâssınki ise, intizâr-ı feyz-i ilâhî ve hatim bitinceye kadar feyzin kalbine nüzûlünü itikad ile beraber, Zât-ı Akdes Celle ve A’lâ’ya teveccüh-ü tam ile teveccühtür.

Hatmin sonunda ruhàniyyet-i meşâyih-ı mezkûrînden teveccüh ve feyz iltimas edip, hatimde onların da ruhàniyetlerinin bulunduğunu itikad etmek, hatmin âdâbındandır.

C: Gerek Hayatta Olan ve Gerek Ahirete Göçen Meşâyihın Ziyareti Âdâbı

Evvelâ niyeti hàlis ede; şöyle ki, “O zât evliyâullahtan bir velîdir.” diye itikad eyleye. Müridlerin ziyaretinde ise, yalnız Hakk’ın rızasını kasdedip, dünyevî ve uhrevî başka bir kasd ve niyeti olmaya… Gezme veya imtihan için de bir niyeti olmaya… Kerâmet görmek gibi bir kasdı da olmaya… Zîrâ imtihan kasd edenlerin mel’unluğu beyan olunmuştur. Ve bu gibilerin netice itibarıyla helâke uğradıkları, İbn-i Hàcer-i Mekkî’nin Fetevâ hàtimesinde mezkûrdur.

Keramet ise velâyet ve efdaliyette şart değildir. Lâzım olan kuvvet-i irfâniyye ve yakîniyyedir. Bazan da meşâyih müridini imtihan için câhilâne ve bilmez görünür. Belki müridleri, şeyhlerin imtihanından hiçbir an hàlî kalmazlar, dâimâ imtihan içindedirler.

İkincisi, abdestli ve gusüllü olmak lâzımdır. Üçüncüsü, mürşidine râbıtayla bir Fâtiha, üç İhlâs ile yürümeğe başlaya… Asîlere de şefî olmasını mülâhaza eyleye. Bütün günahlardan, amellerinden ve zühd ü takvâsından bir kaç kere istiğfar ile, nefsini àsî bilip, amellerden de müflis bile… Ve bir şey bilmeyen cahil addede… Huzur-u ilâhîde imiş gibi, kendisinden bir şey demeye.

Mürşidin müridleri imtihanı için, Hazret-i Mûsâ AS ve Hazret-i Hızır AS arasında vâkî olan kıssayı hatırlaya. Yol esnasında yorgunluk ve meşakkatten ezâlanmayıp, belki Hak Celle ve A’lâ’nın fazl, in’am ve ihsânı bile… Zîrâ mürşidini kasdeden kimse, Hak Celle ve A’lâ’yı kasdeder. Sıdk u muhabbetin alâmeti ise, dostu tarafına vüsûl için gittiği yolda müteezzî olmamaktır.

Ve dahi mürşidinden feyz ve inâyet-i bâtıniyyeden başka bir şey taleb etmeye. Muamele-i zâhirede kendi ile mükâleme ve konuşma ummaya… Zîrâ ehlullah, muhabbet ettiği kimse ile zâhir muamelesi yapmazlar. Ve ziyaret ettiği kimsenin ilim ve ameline, bâtınına kemâliyle itikad edip, gördüğü hareketleri hikmet ve maslahata te’vil ede. Ve hakkında olan havâtırdan istiğfar eyleye.

Dördüncüsü; ziyaret kasdettiği zât ister hayatta ve ister ahirette olsun, hizmetine giderken feyz almak için kalbini onun kalbine, vukûf-u kalbî üzere rabt edip, hizmetine eriştikte dahi aynı minval üzere dura. Bu dört şartta diri ve ölü birdir.

Beşincisi; kapılarından her bir kapıdan geçtikçe, (Esselâmü aleyküm, tahiyyeten minnî ileyküm) deyip, Fâtiha ve İhlâs okuya.

Altıncısı; ziyaret ettiği ölü ise, arkasını kıbleye çevirip, yüzünü ölüye karşı ve ayağı ucuna yakın dura… Ayakta selâm verip, Fâtiha ve İhlâs-ı Şerif okuya ve sonra oturup aşr-ı şerif kıraat eyleye. Sonra ol velînin kalbini kendi kalbine yapıştırdığı halde, kalbinden istifâza eyleye ve kendi kalbini ölünün kalbinden bir miktar aşağıda bulundura. Vukuftan gaflet etmeye. Gàyet tazarru ve inkisâr ile istifâzaya ve kesret-i feyze ve ondan kalbine feyz vusûlüne hüsnüzan eyleye… Zîrâ feyzin vusûlüne medâr olan, vusûle itikad ve ona hüsn-ü zandır; rü’yet ve idrak değildir.

Dikkat; sonra dua eyleye. Mürşidini eğer başka ise, mezardakine şefî ve vesîle edip, mürşidine de o mezardaki velîyi şefî kılıp mürşidiyle ona tevessül eyleye. Tâ ki, ol velînin lütfu kendi ile beraber ve hakkında nazarı ziyâde ola…

Yedincisi; Fâtiha ve İhlâs veya aşr-ı şerif okuyup, (Esselâmü aleyküm tahiyyeten minnî ileyküm etevesselü biküm fî teshîl-i umûrid-dünyeviyyeti vel-uhreviyye)diye… Okuyarak girdiği gibi, yine okuyarak çıka… Münasebetsiz hallerden son derece sakına… İki tarafına bakmaya.

Ziyaret usûlünün en güzeli budur.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.