Daimi Huzur
Huzura giden yolun ışığı olmak için çalışıyoruz...

95. MEKTUP

0 94
  1. MEKTUP

 

  • ·         Seyyid Bicvâre’ye yazılmıştır
  • ·         İnsanın bir kapsamlı nüsha olduğu, kalbinin de câmi’iyyet vasfı üzerine yaratıldığı; bazı şeyhlerin sekir halinde söyledikleri sözlerin tevil şekilleri

Bilmek gerekir ki insan câmi’ bir varlıktır. Kâinatta parçalar halinde bulunan her şey tek başına insanda vardır. Ancak bu varolma, imkan âleminde hakikat yolu ile; vücûb mertebesinde ise sûret yolu iledir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

“Şüphesiz Allah Adem ‘i kendi sûreti üzere yaratmıştır.” 1

Bu câmi’iyyet insan kalbi için sabittir. Çünkü insanın bütününde olan her şey kalpte tek olarak vardır. Bu yüzden ona “el-hakikatu’l-câmi’a (kapsayıcı hakikat)” denir. Bu câmi’iyyet durumundan hareketle meşâyıhtan bazıları kalbin genişliğinden söz ederek şöyle demiştir:

“Şayet arş ve içindekiler ârifin kalbinin bir köşesine konulsa ârif bunu hiçbir şekilde hissetmez. Çünkü kalp unsurları, felekleri, arşı, kürsî’yi, aklı ve nefsi bunların hepsini içerir ve mekanlı ve mekansız her şeyi kapsar. O halde «mekana bağımlı olmayanı» da kapsaması vasıtasıyla kalbin yanında arşın bir kemmiyeti, bir ağırlığı olmaz. Çünkü arş ve içindekiler onca genişliklerine rağmen neticede imkan dâiresinin içindedir. Mekana bağlı olanın kendisi çok geniş olsa da mekana bağlı olmayana göre dardır ve mekandan bağımsız olanın yanında onun bir ağırlığı yoktur.”

Ancak meşâyıhtan ehl-i sahv olanlar böyle bir hükmün, sekir hâlinin ve bir şeyin hakikati ile sûretinin arasını ayıramamanın sonucunda ortaya çıktığını bilmektedir. Çünkü mutlak zuhûrun mahalli olan şerefli arş, kalpte olanlardan çok daha yüce ve çok daha şereflidir. Arşa ait olarak kalpte görülenler arşın hakikati değil suretleridir. Şüphesiz bu sûretlerin kalbin yanında tartıya gelir hiçbir ağırlığının olmadığı doğrudur; çünkü kalp sınırsız sûretleri kapsayabilir. Diğer eşyaya oranla onca büyüklüğü ve onca genişliği ile gökleri içinde gösteren aynanın göklerden daha büyük olduğu söylenemez. Evet aynada gözüken göklerin görüntüsü şüphesiz aynadan küçüktür. Ama bu göklerin hakikati değil görüntüsüdür.

Bu konuyu bir misalle açıklayalım: Yerkürenin maddesinden olan numûneler insan bedeninde mündemiçtir, insanın bu cami’iyyetine (toplayıcılığına ve kuşatıcılığına) bakarak yerküreden daha büyük ve daha geniş olduğu söylenemez. Kaldı ki insan bedeninin yerkürenin yanında tartıya gelir hiçbir tarafı yoktur.

Yukarda zikrettiğimiz bu hükmün kaynağı, bir şeyin hakir (basit) cüzünün, bundan da öte hakir sûretinin o şeyin aynısı olduğu vehmine kapılmasıdır. Bazı meşâyıhtan sekir halinin ağır basması sırasında sâdır olan sözler de bu kabildendir. Buna bir örnek olarak onların şu sözünü burada zikredebiliriz:

“Şüphesiz Muhammedi kapsayıcılık, cem-i İlâhî kapsayıcılıktan daha kapsayıcıdır.” Şöyle ki bunlar Muhammed’in (s.a.v.), vücûb mertebesini ve imkanın hakikatini kapsadığını ileri sürünce, Muhammed’in (s.a.v.) kapsayıcı lığının, Allah Teâlâ’nın kapsayıcılığından daha kuşatıcı olduğu hükmüne vardılar. Bu kişiler burada yine suretin hakikat olduğunu zannettiler ve bu yüzden böyle bir sonuca vardılar.

Halbuki Muhammed (s.a.v.), vücûb mertebesinin hakikatini değil sûretini kapsar, Allah Sübhânehû ise hakikat üzerine Vâcibu’l-Vücûddur. Şayet vücûbun hakikati ile sûretinin arasını ayırabilselerdi böyle bir sonuca ulaşmazlardı. Hâşâ ve kellâ bu tür sekrî hükümlerden… Halbuki Muhammed (s.a.v.) sonu olan, sınırlanmış ve yaratılmış bir kuldur. Allah Sübhânehû ise sonsuz ve sınırsızdır.

Bilmek gerekir ki sekir haline dayalı hükümlerden hangisi olursa olsun velayet makamından gelir. Sahv halinin hükümlerinden olan her şeyin de nübüvvet makamı ile bir alakası vardır. Peygamberlerin ümmetleri içinde kemâl derecesine ulaşanların, tâbi olma yolundaki sahv halleri sebebi ile bu makamdan bir nasibi olur.

Bestâmîler sekr halini sahv haline tercih ederler. Bu yüzden Bayezid-i Bistâmî (k.s.) şöyle demiştir: “Benim sancağım Muhammed in sancağından yüksektir.” Şeyh burada “sancağım” ifadesi ile velâyet sancağını, “Muhammed’in (s.a.v.) sancağı” ifadesi ile de nübüvvet sancağını kastetmektedir ve sekr haline dönük olan velâyet sancağını, sahv haline dönük olan nübüvvet sancağına tercih etmiştir.

Bazılarının “velâyet, nübüvvetten üstündür” şeklindeki sözü de buna benzer. Bunun sebebi, teveccühün velâyet makamında Hakka dönük olduğunu, nübüvvet makamında ise halka dönük olduğunu düşündüklerinden dolayıdır. Şüphesiz Hakk’a teveccüh, halka teveccühten üstündür. Bunların bazıları bu sözün yorumunda şöyle demiştir: “Nebî’nin velâyeti, nübüvvetinden daha üstündür.”

Bu fakire göre, bu tür ifadeler doğru olmaktan uzaktır. Çünkü nübüvvetteki teveccüh yalnızca halka yönelik değildir. Bilakis o nübüvvetin içinde, halka teveccühle birlikte Hakk’a teveccüh de vardır. Zîrâ onların bâtınları Hak ile, zâhirleri ise halk ile beraberdir.

Yalnızca halka teveccüh edenler, yüz çevirip sırtlarını dönenlerdir. Halbuki peygamberler bütün varlıkların en üstünüdür ve en büyük makamlar onlara verilmiştir.

Velâyet, nübüvvetin kapsamı içinde olup onun bir parçasıdır.

Nübüvvet, velâyeti de içine alan bir bütündür. Şüphesiz böylece nübüvvet, velâyetten üstün olur. Bu velâyet ister peygamberin olsun isterse peygamberin dışındaki birinin olsun durum değişmez.

Dolayısıyla sahv hâli sekr hâlinden daha üstündür. Nübüvvetin içinde velâyetin olduğu gibi sahvın içerisinde sekir de vardır. İçinde sekr olmayan avama mahsus sahv hali bahsimizin dışındadır. Bu tür sahvı tercih etmenin de bir anlamı yoktur. Sekri kapsayan sahv hâli, sekr halinden elbette daha üstündür. Kaynağı nübüvvet olan şer’î ilimlerin hepsi sahvın kemâlinden doğmuştur ve bu ilimlere aykırı olan her şey sekr kabul edilir.

Sekr hâlinin sahibi mazurdur. Uyulmayı ve yerine getirilmeyi hak eden, sekr hâlinin ilimleri değil sadece sahv makamının ilimleridir, Allah Sübhânehû şer’î ilimleri taklit etmede bizlere sebat ihsan eylesin. Salat ve selam o şer’î ilimlerin kaynağı olan Efendimizin üzerine olsun ve bu duaya “âmîn” diyene Allah Teâlâ rahmeti ile muamele etsin. Bir Hadis-i kudsîde şöyle buyurulmuştur:

“Ben, ne yerlere ve ne de göklere sığarım! Ben ancak mümin kulumun kalbine sığarım!” 2

Bu sığma ile kast olunan -ne kastettiğini en iyi Allah Teâlâ bilir-Vücûb Mertebesi’nin suretidir, yoksa hakikati değildir. Çünkü yukarıda da değinildiği üzere burada hululü düşünmek, muhaldir.

Artık açık ve kesin olarak ortaya çıktı ki; kalbin, mekanla ilgisi olmayanı kapsaması hakikat itibariyle değil, sûret itibariyledir. Hatta bu anlamda, yani sûret itibariyle arş ve arşın içindekilerin kalbde hiç bir ağırlığı olmaz. Kalpte bir ağırlığının olması hükmü “lâ mekânî”nin hakikatine mahsustur.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.